25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş Ölmez


Diyorlar ki: Neşet Ertaş öldü.

Diyorum ki: Neşet Ertaş ölmez.

Bu toprakların son efsanelerinden biri olan Neşet Ertaş için öldü diyorlar. Şimdi o bağlamalar öksüz kaldı, o sesler, o sözler, o söyleyişler, o türküler öksüz kaldı. Koca bir aşıklar ordusu, Abdallar, aşıklar, turnalar, dağlar, çiçekler, böcekler, kelebekler, kirpiler, arılar, kartallar kadim Anadolu’ya ait olan ne varsa şimdi öksüz kaldı. Bu coğrafya bir sesini kaybetti. Bu coğrafya büyük bir efsanesini yitirdi.

Tekmil bağlamalar her şeye küsecek şimdi. Onlar bugün küskün olacak herkese. Kolay mı? Her şeylerini,  Neşet Ertaş’larını kaybettiler çünkü.
Diyorum ki: Neşet Ertaş ölmez.

O sözler, o bağlamadan çıkan sesler ölmez. Neşet Ertaş ölmez.  Herkes ölür, sen ölürsün, ben ölürüm, biz ölürüz, Neşet Ertaş ölmez.

Bir türkü ustası, binlerce yıllık sözlerin büyük seslendiricisi, o bağlamalara can veren bu efsane ölmez.

Herkes ölür. Sen ölürsün, ben ölürüm, biz ölürüz.

Neşet Ertaş ölmez.

21 Eylül 2012 Cuma

E.'ye

Güvercinleri çocuklarından çok sevdiğini söyleyen insanlar gördüm, binlerce kitap okumuş, kitap okuma manyağı insanlar gördüm, bir futbol takımına ömrünü vermiş, tuttuğu takımın deplasman maçına gidebilmek için binlerce kilometre yol kat eden insanlar gördüm, günde 20-30 paket gofret yiyecek kadar gofret seven insanlar gördüm, hayatını bir şarkıcıya adamış, tüm yaşamını o şarkıcı üzerine kurmuş insanlar gördüm, günde bazen 15 saat okey oynayacak kadar oyun manyağı olan insanlar gördüm.

Listeyi uzatmak mümkün. Uzun lafın kısası hepimiz bazen çok sıkıcı olan yaşadığımız bu hayatı katlanabilir kılmak için bir şeylere fazlasıyla, tutkuyla sarılmış durumdayız.

Bunu sanırım bir biz anlarız. Bir biz biliriz. Başkası anlamaz, bilmez. Kimimiz bir güvercine, kimimiz kitaplara, kimimiz bir futbol takımına, kimimiz bir gofrete, kimimiz bir pop şarkıcısına, kimimiz bir oyuna aşık. Belki uzaktan çok saçma  hatta komik gelebilir bu ama böyle.

Ben de sana aşığım.

Devrim Arabaları, Bir Zamanlar Anadolu'da ve Türkiye

Bu yazı Ömür Özdemir'e ithaf edilmiştir.

Devrim Arabaları filmini izleyeli yıllar oldu. Zaman geçtikçe bu filmi daha iyi anladığımı düşünüyorum. Yaşadığım olaylar, çevremde gözlemlediğim insanların yaşamış oldukları benim bu filmi daha iyi anlamamı sağlıyor.

Filmi izlemeyenlerin yazımı anlamaları için biraz özet geçeyim: Bir grup girişimci mühendis daha önce yapılamayan bir şeyi yapmak için yola çıkarlar. Yapmayı istedikleri şey bir arabadır. Hedeflerini gerçekleştirmek için canla başla çalışır, birçok engelle karşılaşırlar. Bu engeller bir süre sonra yapılmak istenilen çalışmayı etkiler. Araba yapılır ama çalışmaz.

Filmi ilk izlediğimde de bilinç altımdan anlamıştım aslında o araba neden çalışmadı. Bugün şöyle bir bakınca güzel ülkeme, bu ülkenin insanlarına, zamanında kendime çok defa sormuş olduğum o araba neden çalışmadı sorusunun cevabını daha iyi anlayabiliyorum.

İstemezler araba yapmanızı. Güzel şeyler yapmanızı asla istemezler. Neden istesinler ki, kıskanç insanlar çoktur bu coğrafya'da, sizi çekemeyen insanlar çok fazladır, sizin güzel şeyler yapmaya çalışmanız onları dürtüler adeta. Engeller çıkarırlar karşınıza, size kötü laf ederler, yaptığınız işi küçümserler.

Şimdi daha iyi anlıyorum neden yapılamadı o araba aslında. Neden çalışmadı, yapabilecek potansiyelleri olduğu hâlde mühendisler neden istedikleri şeyi gerçekleştiremedi.

Bu yazı salt bizim ülkemizde yetenekler var ama... tarzında bir yazı değil. Böyle bir amacım da yok zaten. Gerçekten merak ediyorum, bir Almanya'da, İtalya'da, İspanya'da, Finlandiya'da, Estonya'da, ABD'de de böyle mi? Orada da insanlar böyle mi, yoksa bu duygu çiğköftemiz, fındıklı baklavamız, kol böreğimiz, Erzincan tulum peynirimiz gibi bize özgü bir şey mi?

Çok yakın akraba olan insanlar bile birbirini çekemiyor, kendisinden daha başarılı olmasını istemiyor, kıskanıyor. Bunu gördüğüm zaman şaşırıyorum. 

Bazen ben bile kendimden çok daha yeteneksiz olduğunu gözlemlediğim insanların hedeflediğim şeyleri gerçekleştiğinde onları biraz kıskandığımı düşünüyorum. Dürüst olmak gerekirse buna bazen engel olamıyorum. Hissettiğim duygunun ne kadar saçma olduğunun da farkındayım üstelik lakin bu duygu içimde bir yerlerde, hani bazen hasır altı edilen çöpler gibi duruyor.

Bu ülkede gerçekten güzel işler yapan insanlar var. Hani sorulur ya en basitinden "bir Twitter, facebook neden Türkiye'den çıkmıyor?" O araba neden çalışmadıysa bu markalar da bu yüzden de çıkmıyor işte bizden. Sorulan soruları, örnekleri çoğaltmamız pekala mümkün. Elbette bu büyük markaların çıkması büyük bir güç olan pazarlama teknikleri, dünya'ya egemen olan şirketlerin destekleri vs. bunun gibi birçok faktör vardır muhakkak. Lakin yetenek bakımından dünya'yı sallayacak olan donanım bu ülkenin insanlarında yok mu çok merak ediyorum. Gerek fikirsel açıdan, gerekse teknik anlamda farkına varılmamış binlerce yetenek vardır. Belki de bundandır, hani bize özgü olan, tam anlamıyla açıklayamadığım o gizemli  duygu bizi alıkoyuyordur, kolay çünkü engel olmak. Kötü laflar hazırlamak, küçük görmek. Eleştirmek, basitleştirmeye çalışmak. Zor olan ise desteklemek sanırım, bizden olanı desteklemek...

Belki de her şeyi Dünya'nın belki de görmüş geçmiş en iyi yönetmeni olan Nuri Bilge Ceylan'ın çektiği yeryüzünde çekilmiş en güzel film olan -abartmıyorum- Bir Zamanlar Anadolu'da filmindeki şu sahne özetliyor, lafı fazla uzatmaya gerek yok kanımca:





Almanya'da, İtalya'da, İspanya'da, Finlandiya'da, Estonya'da, ABD'de de böyle mi düşer elmalar?

16 Eylül 2012 Pazar

Emre Hasan Balcı

Bir futbolcu düşünün, oynadığı takımda formayı tüm gücüyle savaşarak oynasın. Bir futbolcu düşünün, terinin son damlasına kadar sahada adım atmadık yer bırakmasın. Bir futbolcu düşünün, her an skora etki ederek takımının en zor maçlarında gol atsın. Bir futbolcu düşünün ki attığı gol ile çocukların rüyasını süslesin. Bir futbolcu düşünün küçüğünden büyüğüne bütün taraftarların adeta sevgilisi olsun, sempatisini kazansın. 

Lafı uzatmaya gerek yok, bahsettiğim futbolcu: Emre Hasan Balcı. 

Hani bazı futbolcular vardır, yıllar geçer, ama o futbolcular hep hatırlanır. "Ya şöyle bir futbolcu var" denir, bir şekilde bahsi geçer, Emre Hasan Balcı da öyle bir futbolcu. Yıllar henüz geçmedi lakin yıllar sonra bu güzel futbolcunun bahsi çok fazla yerde geçecek. O nerede oynarsa oynasın, hangi lig de oynarsa oynasın oyun anlaşıyla, oyunun kaderini değiştirme gücüyle, sempatisiyle hep gönlümüzde olacak.

"Herkes bizden iyi oynayabilir ama kimse bizim kadar inanamaz" sözü anonim bir türkü misali her yere yayılacak. Bu olacak. Efsane olmak budur, bu adam Demirspor'un efsanesi olacak. Kim ne derse desin, olacak! 

Emre Hasan Balcı sen bu takımın temelisin. Sözlerinle, sempatinle bu takıma çok fazla şey kattın. Zamanla çok daha fazlasını katacaksın. Bunu yapabilecek potansiyelin fazlası var sende...

Yeter ki inanalım usta! Kimse bizim kadar inanamaz, inanalım yeter ki! 

Güzel günler göreceğiz! Güneşli günler...



15 Eylül 2012 Cumartesi

Trajikomik

Oturduğum semtte neredeyse her köşeye: "Sayın belediye başkanımıza mahallemize yapmış olduğu üstün hizmetlerden ötürü teşekkür ederiz- Mahalle Halkı" şeklinde pankartlar asılmış durumda. Doğduğumdan beri ailecek aynı semtte oturan biri olarak açıkçası çok merak ediyorum, sayın başkanımız, nasıl üstün hizmetler yapmış. Üstelik bu mahalle halkı da kim? Hani düşünmeden edemiyor insan sonuçta, kaldı ki bulunduğum mahallede hizmet adına bir şeyler bulmak, o pek bir güzel (!) mahallemizin hizmete ulaştığını iddia etmek bir aslanla ceylanın kanka olduğunu iddia etmek gibi bir şey zira. 

Kış aylarında evleri nasıl su bastığını yazmak isterim misal oraya, bitmeyen yolları. Mütemadiyen meydana gelen elektrik kesintilerini, her yanı kaplayan çöp yığınlarını...Mamafih Türkiye'nin neresinde görülmüş bir başka pankart yolu ile mahalle halkının teşekkür ettiği merak ediyorum, ne yaptı mahalle halkı : "Haydi mahalle halkı toplanalım, ooo süper, şahane işler yapıyor bu adam, aramızda para toplayıp pankartla teşekkür edelim" falan mı dedi? Ne dedi. 

İşte bizim hizmetten anladığımız şey bu, her şeyden önce insandan anladığımız bu. 

İnsanların yönetmekle sorumlu olduğu topluma bakış açısı, hepsi bu.

 Burada goygoyculuk yapıp siyasi mesajlar falan verme gibi bir derdim yok. Kaldı ki oldu diyelim böyle bir derdim,  isim de vermiyorum hani, sayın belediye başkanımız, canımız ciğerimiz, şampiyon boksörümüz etkilenmesin, sonuçta ben mahalle halkından olan bir insanım. Burada kendisi hakkında teşekkür sınırlarını aşacak şeyler yazmam kendisini üzebilir. Kaldı ki mahalle ne der bana? Hoş karşılanmayacağı pankartların güzelliğine bakılarak anlaşılabilir muhakkak.

Neresinden bakarsanız bakın mizah adına bolca malzeme olan bir ülkede yaşıyoruz vesselam. Her yer bir malzeme aslında görebilen gözler için; belki de  farkında olmadan acınacak halimizi birilerinin anlatarak mizahlaştırılmasını istiyoruz.  

Öylece yazdım işte bu yazıyı da. Neden yazdım bilmiyorum. Yine de mahalle halkından biri olarak, naçizane bir yurttaş olarak buna hakkım var.

Teşekkür etmiyorum.

Tiksiniyorum...

14 Eylül 2012 Cuma

Nam-ı Diğer CeriLevis: Ömür Özdemir



 Geçmişte nasıl radyo, televizyon kendi yeteneklerini çıkarmışsa, bugün adına sosyal medya denilen mecra da kendi yeteneklerini çıkarmaya başladı. İnsanlar geçmişe oranla kendilerini ifade etme güçlüğü çekmiyorlar artık günümüzde. Bu yüzden adına sosyal medya denilen platform için günümüzün gerçeği olan "demokratik" bir platform desek yanlış olmaz.





   Twitter'da mısın? Buyur yaz, dinliyoruz seni, ne diyorsun? Üstelik burada yazdıklarını dilediğin kişiye ulaştıramama gibi bir derdin de yok. Bugün bir pop şarkıcısına, Bakan'a hatta Cumhurbaşkanı'na bile ulaşmak sadece iki üç tıkınızı alıyor. Böyle bir çağdayız artık ve hani yazının başında da belirttiğim gibi bunun günümüzün gerçeği olduğunu görmemek abes olur.


  Kendisini sosyal medya'da çok güzel ifade ettiğine inandığım birinden bahsedeceğim size. Kendi tarzını oluşturmayı başarabilmiş, yazdıklarıyla binlerce insanın takip ettiği, neredeyse her yazdığı internette dolaşan, kopya edilen bir isim: Cerilevis mahlasıyla tanıdığımız Ömür Özdemir.


  Mizah ciddi iştir şakaya gelmez denir ya hani. Ömür Özdemir'de aynı bu sözde olduğu gibi yaptığı mizahla cıvık, yapay  bir mizah yapmıyor. Dili çok iyi kullanıyor, bazen ben de düşünmüştüm bunu dediğimiz ama ifade edemediğimiz şeyleri çok güzel ifade ediyor.


  Ömür Özdemir'in  bu kadar çok sevilmesinin bir diğer sebebi de bu adamın kendi olması. Eğer bunu yapmasaydı, samimiyetini gösteremeseydi zaten başarılı olamazdı kanımca. Zira Ömür Özdemir yazdıklarıyla, yaptığı mizahla kendi olabilmeyi başarıyor. Birini taklit etmiyor ya da espri mantığını/matematiğini tutmuş bir argüman üzerinden yürütmüyor. O kendi bildiğini yapıyor, kendi mantığını/matematiğini kullanıyor ve bu yüzden insanlar tarafından severek takip ediliyor. Özellikle güncel olaylar karşısındaki bakış açısıyla, yaklaşımıyla, yazdıklarıyla yüzünüzde mütemadiyen bir gülümse oluşturarak okutuyor size.


 Ömür Özdemir'i şimdi çok yakında televizyonda "Harem" dizisiyle de ekranlarda izleyeceğiz. Zaten kendisinden okuduğumuza göre sahne tozu yutmuş biriymiş. Oyunculukla uğraşıyormuş. Bilhassa o içindeki "mizah canavarı" doğaçlama yapabilme şansı da bulursa, bu diziyi sesli gülerek izleyeceğimizi düşünüyorum. Harem dizisinde Levent Üzümcü'yü de izleyeceğimizi belirtmek isterim. Dizinin kadrosu oluştururken özellikle yüzü eskimemiş birçok ismin olması da ayrıca bir ivme katacaktır diziye. Son zamanlarda Leyla ile Mecnun'u dizisini izlemek dışında  tv'yi açmayan ben sırf bu diziyi izlemek yayınlandığı her gün tv karşısına geçeceğim.



  Tv ve gazetenin mihenk taşı olduğu medyadan gittikçe sosyal medya'nın önem kazandığı günümüzde kim ne derse desin Ömür Özdemir sosyal medya'da yüzlerce gencin önünü açmış/açacak olan biridir. Yapacaklarıyla  da kendisini takip eden binlerce insana ilham verecektir. Onun başarıları, yaptıkları ve yapacakları insanlara "yeteneğini kullanabilirsen, kendini ifade edebilirsen doğru bir şekilde emeklerinin karşısını da alırsın" mesajını güçlü bir şekilde verecektir. Salt bu açıdan değil; bir neslin çok sevdiği bir isim olmuş, yazdıkları -kendisi her ne kadar biraz hoşlanmasa da bu tabirden- "internet geyikleri" olmuş, paylaşım rekorları kırmış birinin yapacaklarının aslında kendisi için basit ama bir nesil için dev bir adım ve ilham kaynağı olacağını belirtmek isterim.


 Velhasıl-ı kelam bu ülkede güzel işler yapan insanların olduğunu güzel bir şekilde görmek için Harem'i izleyin. İzletin. Fragman için;







Not: Bu yazı http://www.uludagsozluk.com/e/16878289/ 'da yayımlanmıştır ayrıca.








7 Eylül 2012 Cuma

Günümüzde Futbol

Futbol bugün Dünya'da en çok takip edilen spor. Futbolu bu kadar çok takip edilir kılan ne peki; diğer spor dallarından olan bir sırıkla atlama,  okçuluk, yelkencilik neden futbol kadar ilgi görmüyor?

Aslında bu tarz soruları çoğaltabiliriz. Buna verilebilecek en iyi cevap kanımca futbolun aslında hayatımıza çok fazla benziyor olmasıdır. Öyle ki futbolda hayatta olduğu gibi başınıza ne geleceği asla belli değildir, gol de atabilirsiniz gol de yiyebilirsiniz, kırmızı kart görüp oyundan atılabilirsiniz (ölüm).

  Futbol doksan dakika bir oyundur, istisnaları olmakla birlikte belirli bir zaman diliminde oyun oynanır ve biter. Hayatta öyledir. Günümüzde ortalama insanların yaşam süresi belli, oynuyoruz ve bir şekilde bu oyun bitecek bunu da biliyoruz. Yeri geliyor sakatlanıyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz.

Hayatta şans faktörü çok önemlidir. Tesadüfler hayatımıza kabul etsek de etmesek de yön verir. Futbol içinde şans faktörünü yadsıyamayız.  Yaşam içerisinde her daim "iyi" olanlar kazanmadığı gibi futbolda da her daim "iyi" olanlar kazanmaz. İyi olmak kazanmak için yeterli değildir ikisinde de... Bazen kötü olmana rağmen kazanırsın. Bazen çok iyi olmana rağmen kaybedersin.

Tüm bunlar aslında futbolun amatör ruhunu besleyen şeyler. Futbolla hayatın benzerlikler göstermesi, futbola olan ilgiyi her daim diri tutuyor. Gün boyunca akşama kadar demir döven bir demirci ustası tribünlerde atkısını boynuna doladığı takımı kazanınca yaşamın tüm ağırlığını üzerinden atıyor. Keyifleniyor, heyecanlanıyor, hüzünleniyor, kazanıyor,  kaybediyor. Yaşama dair nice duyguları yüreğinde hissediyor.

Peki ya amatör ruhu kaybedince ne oluyor?

Futbol çirkinleşmeye başlıyor.

Futbol Dünya'da neredeyse her yerde bir pazarı ekonomisi olan bir spor.

Modern futbol da bu gerçeğe göre şekilleniyor. Futbol sektörleşince, şirketler, reklamlar futbola daha çok hakim oluyor. Taraftarlar taraftar değil de "müşteri" olarak algılanıyor. Bu noktada futbol ile hayatın benzerliği birbirini kaybediyor zira futbol samimiyetiyle beraber heyecanını yitiriyor bu noktadan sonra... Akşam maça giden demirci ustası sahada oynanan oyunun gerçekten de oyun olduğundan şüphe etmeye başlıyor, futbol bir oyun değil de rant aracı hâlini alıyor. Böyle olunca taraftar kendisini taraftar gibi hissedemiyor çünkü aklına hemen kendisinin orada olmasının aslında tamamen "maddi bir değer" ifade ettiğini düşünüyor. Bu da futbolun tüm o albenisini yitirmesini, çirkinleşmesine neden oluyor.

Velhasıl-ı kelam futbol hayata benzediği için amatörlükten beslenen bir spordur. Futbolun amatör ruhunu içerisinden alın tüm o heyecanı kaybolur. Yerine reklam bombardımanları, cebini doldurmayı bekleyen bir takım insanlar gelir. Çirkinleşir bu güzel spor.


Bu yüzden yaşasın amatör futbol diyorum. Yaşasın amatör ruhlu takımlar. Yaşasın amatör ruhlu "gerçek" taraftarlar.

Yaşasın demirci ustaları...

4 Eylül 2012 Salı

Sağlama Almak

Aslında hepsi twitter'da var ama o kadar çok paylaşılıyor ki bu yazdıklarım bir süre sonra saçma sapan yerlerde görebiliyorum, üstelik benim sözüm diyerek paylaşabiliyorlar ki bu da ayrı bir konu. Aratın google'ye sözleri binlerce insan paylaşmış, göreceksiniz. Ben de ara ara burada bazı sözlerimi paylaşacağım ki  sağlama alalım.

 * Kokun sinmiş her yanıma. Çepeçevre sarıp ele geçirmiş beni. Bundandır bu baş dönmelerim, kendimde olmayışım, bu salaklıklarım... Hakan ALTAY

* Caddeler, sokaklar, duraklar, sinemalar, şehrin dört bir yanı bir aşkın en büyük tanığıdır. Onsuz herkes sana onu sorar: Hani nerede o? Hakan ALTAY

* Kendini "beyaz" olarak görüyorsan senin için gördüğün herkeste bir "kara" emin ol vardır. Hakan ALTAY

* Uzaktan duruşunu, tipini sana benzettiğim insanların sen olmaması kolayı açtığımda kapakta "tekrar deneyiniz" yazısı görmek gibi bir şey... Hakan ALTAY

* Ne en iyisini biz biliyoruz ne de inandığımız şeyler en doğrusu... Sadece hayata katlanmak için bazı şeylere sarılmamız gerek. O kadar!   Hakan ALTAY

* Usain Bolt koşmayı, Lionel Messi gol atmayı, Tarkan şarkı söylemeyi unutur ama kadınlar onlara anlattığınız geçmişinizi asla unutmazlar.   Hakan ALTAY

* Gülüşünü, bakışını, ses tonunu unutmak...Hayal meyal hatırlamak onu...Bir zaman bir gülüşüne sığdırdığın hayatı bıçak gibi böler, acıtır.   Hakan ALTAY

* Nasıl bir incir dalına ağır gelip pat düşerse...Hayatta da bazen sen istemesen de "incir"lerin pat düşer. Bakarsın öylece. Çaresiz.    Hakan ALTAY

* Sesini özlemek diye bir şey var. En dayanılmaz olanı da bu...   Hakan ALTAY

* Unutmak: Beynin iflas etmemek için yaptığı bir mücadele biçimidir.   Hakan ALTAY

* Türkçede sonuna soru işareti konmayan tek soru " Seni Seviyorum" cümlesidir. Görülmeyen bir soru işareti vardır bu cümlede: Peki ya sen?  Hakan ALTAY

* Olimpiyatlarda bayan koşucularımız için bitiş çizgisine "mağazamızda %90 indirim var" yazısı assak hepsi o motivasyonla Dünya rekoru kırar.   Hakan ALTAY

* Kıskanç insanların verebilecekleri zarar ortalama bir atom bombasının verebileceği zarara eşdeğerdir.  Hakan ALTAY

* Bir gülüşü yetiyorsa unutmaya her şeyi...Tamam yeter o! Fazla kasma; seviyorsun işte!.. Hakan ALTAY

* Plajda okuyor gibi yaptığımız o kitapları okusaydık eğer bugün milletçe en az 100 yıl daha ileride olur, Mars'a mandalina ihraç ederdik.   Hakan ALTAY

* Kadınlar bungee jumping gibidir. tam düşeceğiniz an sizi tekrar yukarı çekerek manyakça bir zevk alırlar. asla anlamazsınız.  Hakan ALTAY

* Seni öldürmeyen kadın, yazar yapar!  Hakan ALTAY

* Gülüşüne sığdırdığım dünyalar var benim...   Hakan ALTAY


tamamı için; https://twitter.com/yazardarthvenom